
15 Eylül 2010 Çarşamba
Gunesin Bin Yillik Kayip Evlatlari

14 Eylül 2010 Salı
Yorgan .
KÜNYEYapımcı : Vural Turunç
Yönetmen :Caner Yalçın
Senaryo :Caner Yalçın
G.Yönetmeni:Feza Çaldıran
Kurgu :Eytan İpeker
OYUNCULAR
Esme Madra
Hikmet Karagöz
Ayşegül Devrim
Serkan Keskin
Sarp Aydınoğlu
Murat Gedik
ÖZET Yıl 1980, 12 Eylül'ü takip eden günler.Şükran, yakında evlenecek yeğeni için bir yorgan siparişi verir. Düğün hediyesi olacak yorganın üzerine gelin ve damadın isimlerinin baş harfleri işlenecektir. Dönemin gergin ortamında yorgan, bazı trajik olayların başlangıcı olur. DEĞERLENDİRME Son yılların en sansasyonel,tartışmalı filmlerinden biri daha..Yorgan. Teknik açıdan doyuruculuğu ile izleyenlerden takdir görse de,12 Eylül dönemini ele alması ve bu dönemi ele alırken sergilecediği duruş büyük tartışmalara neden oldu.Popülistlikle ve duygu sömürüsü yapmakla suçlandı.Propaganda yaparak sinemanın özünü bozduğu söylendi.Kimisi de,simgeleri az kullanarak konuyu muallak bir çerçevede bıraktığı şeklinde eleştirilerde bulundu.Bu tartışmalarla beraber,çeşitli festivallerden aldığı ödüller ve gösterimler cabası oldu.Özetle,Yorgan son dönemin en ses getiren kısa filmlerinden biri.

Filme genel olarak baktığımızda,görüntü ve ışık kalitesi dikkat çekiyor.Çekim için -sanırım- 16 mm kullanılmış.İyi bir ekip çalışması ortaya konulduğu bariz.Çerçeveleme ve kurgu gayet doyurucu.(Kastta da kalabalık bir ekip olduğu görülüyor.En azından yönetmen amatör yapımlardaki gibi her göreve kendi adını yazıp dakikalarca geçirmemiş) Yani ne yaptığının bilincinde bir çalışma olmuş. Yorgan filmi hakkında eleştirilerin yoğunlaştığı nokta senaryo.Filmin senaryosunun12 Eylül gibi toplumun hassas olduğu bir dönemi ele alması,yönetmene popülizm ve duygu sömürüsü gibi suçlamalar yapılmasına neden oldu.Bir diğer eleştiri ise ana fikire güvenip (DH espisi) senaryoya gereken önemin verilmediği yolunda.. Filmin 12 Eylül dönemini ele alması,giderek apolitikleşen Türk gençliği için artı bir değer sayılabilir bence.12 Eylül dönemi bütün Türkiye için gayet sancılıydı.Siyasi oluşumların içinde yer alsın-almasın,toplumun bütün kesimleri büyük acılar yaşadı.Aradan 25 yıl geçtikten sonra,sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmak ne kadar doğrudur? Ya da bu konuları ele almayı popülizm olarak yaftalayıp,konuşmaktan,tekrar süzgeçten geçirmek,tartışmaktan kaçmak doğru mudur? Evet,bir dönemde bir şeyler oldu.Ve bu tartışılmalı.Sanat topluma ve toplumsal olaylara kayıtsız kalamaz.Sinema da ses ve görüntünün birleştiği biricik sanat dalı olarak bu konulara kendi açısından yaklaşmalı ele almalı.Şizofren genç hikayelerinden sıkılmadınız mı artık? Caner Yalçın,bizlere farklı bir hikaye anlatıyor.Bu yönüyle Yorgan,kısa film alanına bir artı olarak yazılabilir. Ancak,ana temaya güvenerek senaryoya gereken özenin verilmediği konusuna bende katılıyorum.DH güzel bir kara mizah unsuru olmuş fakat Şükran gelinle damatın isimlerini yorgancıya söylemiyor,fakat ne hikmetse yorgancı baş harfleri biliyorYorgancının yanında çalışan kızın dilsiz olması meselesi biraz muallakta kalmış.Sorgu sahnesinden önce bunun farkına varmıyoruz ve bunu sorguda farketmemiz biraz anlamsız kalıyor.Sinemada,hele ki kısa filmde,hiç bir karakter,diyalog ya da sahne anlamsız olmamalı.Bir diyalog ya da sahne yazıyorsan,çekiyorsan kesinlikle anlamını bilmek zorundasın.Dale Carnegie ''Yazacağım her şey bittiğinde değil,içinden çıkaracağım her şey bittiğinde bir kitap tamam olmuştur'' diyor.Bir yönetmen ve filmi içinde bu geçerlidir.Eğer o kız dilsizse ve buna bir anlam yüklenmişse bunu bize farkettirmesi lazımdı. Bir diğer eleştirim ise müzikle ilgili.Film hareketli bir müzikle başlıyor.Şükran'ı oynayan kadın oyuncu da,düğün telaşesini belli etmeye çalışan şen şakrak bir hava var.Belli ki,yönetmen neşeli bir başlangıç yapıp seyiriciyi ters köşeye yatırmak istemiş.Ama birden müzik kesiliyor ve ortalığı bir kasvet kaplıyor.Normal işine gücüne bakan yorgancı ve yardımcısına bile yansıyor bu kasvet.Otosansür uygulanan işkence sahnelerinde ise birden gümbür gümbür bir müzik başlıyor.Kullanılan müzik,filmin 12 Eylül'e olan tarafsız duruşunu bir anda bozuyor.Anti-militarist,sert bir duruşa geçiriyor.Kara mizahtan çıkarıp,çok daha radikal bir film haline getiriyor.Yakın tarihimizdeki önemli bir noktaya parmak basan filme gösterilen tepkinin oluşmasına neden olan başlıca öğelerden biri de son kısımdaki müzik bence. Oyuncular arasında ise en beğendiğim yorgancının yardımcısını oynayan dilsiz kız.Sanki kamera orada değilmiş gibi oynuyor ve çok doğal.Şükranda ise sanırım yönetmenin tercihi ile biraz yapmacık bir heyecan ve sevimlilik var.Yorgancı amca ise sevimli,tonton bir amcamız.Rolüne de çok yakışmış. Özetle,Yorgan kara mizah ile dram arasında kalmış,siyasi duruşu olan bir kısa film.Teknik açıdan gayet başarılı ve gayet tartışmalı bir senaryoya sahip.Herşeye rağmen apolitik,hadi eller havaya modunda ya da amerikan özentisi korku klişeleriyle dolu kısa filmlerden bıkmış olan kısa film severler için yeni bir tad.Siyasi konuları ele yapımlara öcü gibi bakmaya gerek yok.Farklı siyasal görüşteki yönetmenler,aynı konuyu,farklı bakış açılarıyla ele alırsa konuyu her yönüyle inceleriz,tekrar düşünür,dersler alırız.Eğer ki;biz bunu yapmazsak,hatalarımızdan ders almazsak,ne yazık ki tarih tekerrürden ibaret olacaktır.İyi seyirler..
Omrumuzun Yilmaz Guneyi Ve 12 Eylul Sabahi
Muhittin adında bir yatılı okul arkadaşımla sinemanın önünden geçmiştik. Dışarıda boy boy afişler asılıydı. Muhittin’le ben sekiz dokuz yaşlarında iki çocuktuk. Hiç düşünmeden içeri girdik. Önümüze çıkan merdiveni takip ettik. Geldiğimiz yer locaydı. Perdede bir adam rastgele ateş ediyordu. Mermilerden sakınmak için yere çömeldik. Ama hep perdenin içindeki tuhaf adamlara isabet ediyordu kurşunlar. Tam işin püf noktasını çözmeye başlamıştı ki, bir adam el feneri ile başımızda belirdi. Kulağımızdan tuttuğu gibi dışarı attı bizi. Çünkü iki acemi beleşciydik, bilet almamıştık, dahası paramız yoktu ve locada ikimiz dışında kimse bulunmuyordu. Sağa sola ateş eden bu adamın İrfan Atasoy olduğunu çok sonraları öğrenecektim. Bir dahaki sinema macerama tedbirli başladım. Paramı cebime koydum, gittim biletimi aldım, turnikeden geçip karanlıkta seçebildiğim bir koltuğa oturdum. Bu sefer perdede bir adam espriler yapıyor, ardından düşmanına aman vermiyordu. Bu yerli vesternin güzel bakan ve güzel gülen adamı Yılmaz Güney’di. Tesadüf ki, hem Güney hem de Atasoy Adana’dan tanışıyorlardı, arkadaşlardı. Üstelik Atasoy, ilk kez Yılmaz Güney’in İnce Cumali filmiyle sinema serüvenine başlamıştı. 1984′ün sıkıcı, boğucu Eylül’ün ortalarına doğru, her zaman yaptığım gibi gazete almaya gitmiş, dönüşte de yine her zaman yaptığım gibi, gazeteyi açarak yolda okumaya başlamıştım. İşin doğrusu, Yılmaz Güney cuntacılar tarafından belleğimizden silinmişti. Gazeteyi karıştırırken, içerideki bir sayfada minnacık bir haber gözüme ilişti. Sinema oyuncusu Yılmaz Güney, firarda yaşadığı Paris’te yakalandığı mide kanserinden kurtulamayarak öldü diye yazıyordu. Türkiye sinemasının gelmiş geçmiş en büyük isminin ölüm haberi bile ürkütüyordu cuntacıları. Çok iyi hatılıyorum, haberde resim dahi kullanılmamıştı. Doğruydu, Yılmaz Güney, 9 Eylül 1984′te aramızdan ayrılmıştı. Bu yazı, aramızdan yirmi altı yıl önce ayrılan Güney’in sinemasını anlatmayacak. O başka bir yazının konusu olsun.
Hayatı sürgünlerle, hapislerle, sinemayla, edebiyatla ve aşkla geçen bu büyük insan geride unutulmayacak bir öykü bıraktı. Umut, Sürü, Arkadaş, Ağıt gibi şaheserler kazandırdı. Yol filmi ile cuntanın hakim olduğu kurşuni rengi beyazperdeye taşıdı, Altın Palmiye ödülünü kazandı. Son filmi Duvar ile bu ülkede yapılmayanı sürgünde yaparak, faşist cuntanın cezaevi gerçeğini suratımıza çarptı. Birçok roman yazdı, 1971′de yayınlanan Boynu Bükük Öldüler ile bir yıl sonra Orhan Kemal Roman ödülünü kazandı.
Urfa’dan Adana’ya göç eden çok fakir bir ailenin çocuğu olarak, sınıfını taa baştan belirledi. Sosyalizmi kuramsal olarak bilmediği bir zamanda, henüz on dokuz yaşındayken yazdığı ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Denklemleri’ öyküsü Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandığında, sürgün cezası ile ödüllendirilecekti. Güçlü gözlem ve sezgileri ile yerinin neresi olduğunu anlamıştı. Sosyalizm mücadelesinin peşinden tereddüt etmeden gitti. Kürt olduğunun hem altını çizdi, hem de yaptığı filmlerle sinemaya taşıdı. Sistemin zulmünden hiç korkmadı. Sıkıyönetimin olduğu bir İstanbul gecesinde (22 Mayıs 1971), kendisini arayan ve yardım isteyen yoldaşları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Cihan Alptekin’i yolların askerlerce işgal edildiği, onlarca arama noktasının bulunduğu bir güzergahtan gidip aldı, evine götürüp sakladı. Cevahir’e özel bir sevgisi vardı Güney’in. Onun öldürüldüğünü duyduğunda çok büyük bir acı hissedecekti. Bu yardımının karşılığında da iki yıl hapis cezası alacaktı. Sürgünde yaşadığı Paris’te devrimcilerin yaptığı dayanışma gecelerine katıldı. Bunların birinde yaptığı konuşmada, ‘Arkadaşlar, dağlarımız, ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor. Biz, bütün ömrümüzü gurbette geçirip, gurbet türküleri söylemek istemiyoruz. Biz, yiğitlikleriyle destanlar yazmış bir halkız ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek azme, kararlılığa ve koşullara sahibiz. Türk, Acem ve Arap devrimci demokratları, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının en candan savunucuları olarak, bu kavganın bir parçasıdırlar ve ortak düşmana karşı savaşmaktadırlar. Ezilen sınıfların sınıf kardeşliği, en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve düşman herkes bilsin ki, kazanacağız, mutlaka kazanacağız. Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir’ diyecek kadar devrime, halkların kardeşliğine inanmış bir insandı.
Yılmaz Güney, yaptığının hakkını vermek için tüm imkanları kullanmaktan kaçınmamış bir sinema emekçisidir. Cezaevindeyken çekmeyi düşündüğü Sürü filminin çekimlerinden önce, Zeki Ökten’i Siirt’e gönderip, celeplerle görüşmesini istemiş, canlı hayvan fiyatlarının nasıl belirendiğini bu yolla öğrenmiştir. Gittiği her yere insanlığını götürmüştür. Yattığı bütün cezaevlerinde, mahkumlara ahlak ve erdemi öğretmeye çabalamıştır. Onlar arasında dayanışmayı sağlamıştır. Kumarı yasaklamış, komün şeklinde bölüşmeyi sağlamıştır.
Sinema hayatını, ne yapmak istediğini önceden kurgulamıştır. Ucuz avangard filmlerle seyirciye ulaşmayı hedeflemiş, bunu sağladıktan sonra da kazandıklarıyla inandığı sinemayı yapmıştır. Umut filminin galasında, dağıtımcıların salonu terkettiğini gördüğünde, başına gelecekleri anlamış ama devrimci sinemadan vazgeçmemiştir. İtalyan Toplumsal Gerçekçi sinema akımından etkilenmiş, kamerayı toplumsal gerçeğin üzerine çevirmiştir. Arkadaş’ta sınıf çelişkisinin ne kadar derin olduğunu anlatmış, eskiyi öldürüp yeniye yüzünü dönmüştür. Sürü’de feodalitenin çözülüşünü bütün gerçekliği ile sinemalaştırmıştır. Çocukluğunun geçtiği evi mekan olarak kullandığı Umut ise hiç kuşkusuz en büyük şaheseridir. Türkiye sinemasına birçok yönetmen kazandırmıştır. Yakışıklı erkeklerin, güzel kızların oynadığı ve masal dünyasında geçen, toplumu uyutan filmlerine karşı o Almanya’ya işçi olmak için gitmeye çalışan, diş muayenesinde çürüğü olduğu için gidemeyen, bunun yerine bir cinayeti üstlenmek zorunda kalan Baba’yı çekmiştir. Tarık Akan gibi salon filmlerinde oynayan bir aktörü, hakiki bir oyuncuya dönüştürmüştür. Tuncel Kurtiz’i ete kemiğe büründürtmüştür.
Yılmaz Güney bir aşk adamıydı. Halkına, toprağına, dağlarına aşıktı. Aşık olduğu kadınlar da oldu. İlkin Nebahat Çehre’yi sevdi. İkili büyük gelgitler yaşadı. O aşkta bazen çocuklaştılar, bazen isyankarlaştılar. Ortayı bulamadılar hiçbir zaman. Sonra bir burjuva kızına vuruldu. Fatoş Güney’di bu kadın. Çekti aldı onu dahil olduğu sınıfın içinden. Yılmaz onunla duruldu, Fatoş onunla evrildi. Bir aşkın olabilecek bütün sınanmışlıklarını yaşadılar. Ölüm koparabildi Yılmaz’ı Fatoş’tan. Belki de yeryüzünün en güzel bakan iki insanından biriydi, diğeri Montgomery Clift. Türkan Şoray, en büyük acısının Yılmaz ile bir film çekememiş olmasına yorar. O kadar güzel bakıyordu ki, sanırım ona aşık olurdum der.
İlk oynadığı film Lütfü Akad’ın yönettiği ‘Bu Vatanın Çocukları’dır. O yaşadığı toprağın çocuklarına inanıyor ve güveniyordu. Onu büyük yapan sanatçı kişiliği yanında, halkına dönük duruşudur. Ülkesinde vatandaşlıktan çıkarılan Güney için, Fransa hükümeti hastalığına verdiği önemden dolayı, özel bir ambulans uçağını hazır bekletmiştir. Yılmaz Güney’i lümpen, kadın ve çocuk döven diye lanse eden burjuvanın tetikçileri bunu anlayabilecek derinlikten yoksunlar. Onlar Recep İvedikleri, Vizonteleleri, Goraları, Hababam Üçbuçukçuları varsın sinema şaheserleri olarak bilsinler.
Siverek’ten Adana’ya ırgatlık yapmak için göç eden bir ailenin çocuğuydu Güney. Sefalet içinde geçen çocukluğunun hıncını içinde taşıdı hep. Ailesinin, çevresinin ve kendisinin yaşadıklarından bir kesiti sinemalaştırmak istedi. Senaryosunu yazdı, oyuncuları topladı, Çukurova’ya doğru yola koyuldu. Bir-iki günlük çekimlerden sonra, Yumurtalık Olayı meydana geldi. Şerif Gören’in tamamladığı film 1974 yapımı Endişe’ydi. Güney’in büyük bir misyon yüklediği film bitip de, izlediğinde, üzülecekti. Güney çekebilseydi Endişe’yi, iz bırakan önemli filmlerinden biri olacaktı. Birçok filmi, tutsaklıktan dolayı kendisi çekemedi ama plan plan filmi çekecek olan yönetmene dikte ettirdi. En büyük projesi, Kürt tarihi ile ilgili bir film çekmekti, senaryoyu kafasında kurmuştu, Cezayir ve Fas’ta mekan baktırmıştı, olmadı. Ömrü yetmedi. Ama unutulmadı da O. Unutulmayacak da.
Malum bugün referandum. Evinde oturanlar için naçiz bir önerim var. Varsa ellerinde bir Yılmaz Güney filmini oturup yeniden izlesinler. Onun yerine göz koymaya çalışan çakma Yılmaz’lar ile gerçek Yılmaz arasındaki binlerce kilometrelik farkı görsünler. Sahi bugün referandum var. Cunta ile hesaplaşma iddiasındakilere sormak gerek, Yılmaz Güney adına müze mi yaptınız? Kültür Bakanlığı olarak adına festival mi düzenlediniz?*
12 EYLÜL SABAHI!
Akşam firarda olacaktım; bu kesindi…
Vukuatım vardı,’’eve istenilen saatte dönmüyordum çünkü’’ suçlanıp kötek yemektense firar etmeyi yeğledim o gün, eve geç gitmek istiyordum!
—Hayır, aslında eve gitmek istemiyordum!
Ne köteği göze almış ne de kötek korkusunu atmıştım üzerimden!
Böyle durumlarda babamın hışmından kurtulmak için babaannemin evine sığınıyordum…
—Yapma, diyordu babam, ‘’kucak açıyorsun bu yaştaki çocuğa, bak sokağa alıştı velet!’’
İyi bir sığınaktı babaannem, hani gücü yetse babaannemi yardım ve yataklıkla suçlayacaktı Babam!
Güçlüydü, suçluyordu da!
Karanlık erken mi inmişti o gün? Öyle hatırlıyorum!
Mahallemizin sakinleri evlerine erken çekiliyordu o günlerde, başına kuruluyordular pür dikkatle siyah beyaz televizyonlarının.
O akşamı zor ettim! Her an, sanki evi basacaktı Babam…
‘’Babaannemin arkasına geçecek, eteklerinden tutacak, bağırmasını, kızmasını ve sakinleşip öfkesinin geçmesini bekleyecektim babamın’’
Amcam pencerenin kenarında kanepede, halam bulunduğumuz salona kapısı açılan yan odada, ben yer yatağında babaannemin bitişiğinde yataklarımıza çekilivermiştik…
Keyifsiz geçen bir gün, kasvetle yüklü bir akşam ve bir türlü geçmeyen bir gece.
Terk edilen âşıklar gibi, işini-eşini kaybeden çaresizler gibi bir sağa bir sola dönüp durdum o gece…
—Gelse, o akşam kurtulacaktım babamdan; gelmedi! Ertesi güne sarkacaktı suçlanıp cezalandırılmam ’’bu daha da sıkıcı…’’
Uyuyup uyanıp, Uyuyup uyanıp durdum yatakta!
—Elma var… Elmaaaa vaarr!
Uzaklaşıp yakınlaşan motor sesleri!
-Elmaaaaa ?
Megafon,
-Bu sabah’tan itibarennnn ?
-Elmaaaaaa
Doğrulmuşum yatağımda, babaannem de doğrulmuştu benim gibi, yatakta oturuyorduk o an karşılıklı!
Bize ‘’sus’’ işareti yaptı amcam, perdeyi aralayıp dışarıya bakınırken pencereden, halam kapının ortasına dikilmişti karanlıkta, olan bitenleri anlamaya çalışıyordu şaşkın bir vaziyette!
—Elma mı satıyorlar sokakta? Diye seslendim salonda duran amcam, halam ve babaanneme!
‘’seyyar sebze meyve satıcılarının gündüz çıkardığı bağırtılara benzetmiştim sokaktan gelen gürültüleri ’’
‘’uzan’’ dedi, bana bakarak amcam, sonra ‘’uzanın’’ dedi salonda duran hepimize, kendisi de uzanarak tekrar yatağına?
Kimseyi uyku tutmadı o gürültü den sonra!
Gün ışıdı ardından, toparlandı herkes…
—Kurtuldun, dedi amcam.
-Gelemez buraya baban, sokağa çıkma yasağı var!
Pencereden dışarıya, sokağa baktım, sokağın öbür başındaki caddeye, ellerinde tüfekleri ile askerler vardı, askeri bir jeep geçti ardından yanlarından!
Başka pencerelerden de gözetliyordular sokağı ve caddenin başını…
Üç dört büyük asker,’’büyüktüler evet’’ büyük ve yaşlı! Bir uzun masanın arkasında oturmuş toplantı yapıyordular siyah beyaz televizyonda!
Amcam dikkatle karşısına geçmişti televizyonun ‘’bende yanına iliştim ‘’ halam kahvaltı sofrasını hazırlamakla meşguldü.
Büyük askerlerin içinde ortada duran asık suratlı olanı; ‘’Yüce Türk Milletti; Büyük Atatürk`ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.’’ Diye tarihe geçecek acılı bir sürecin uzun söylevini okuyordu…
—Darbe olmuş, dedi amcam
—Sevindim; babamın benle uğraşacak vakti olmayacaktı o gün…
Kapıya sertçe vurdu birileri!
Babaannemin arkasına geçip eteklerine tutundum entarisinin.
Korktuk, telaşlandık hepimiz…
Babaannem, amcam, halam niye korkmuştu?
Annemi hatırladım birden!
Çok sonra öğrendim kötü bir şey olduğunu darbe’nin ‘’ ruhen ya da fiziken alınan herhangi bir zarar dı’’ tek başına bir insan için…
Koca bir coğrafyada ızdırap içine sokmadığı ruh bırakmayacaktı ardından!
NOT: 12 Eylül sabahı’ adlı kollektif kitabımızdan alıntılanmıştır, bu kurmaca ‘anı’ metin.
HAFTANIN İNTERNET SİTESİ
İnternette sansür gerçekliği var bir de! Dünya da yoğunca takip edilen ‘Youtube’ kapalı hala sözgelimi, sessiz sedasız, buradan da dikkat çektiğimiz ‘Jiyan’ adlı site kapatıldı, yedeği sayılan’Gunlerinköpüğü’de kapatmadan nasibini aldı… Sıkıcı evet tüm bu mevzular, onun için diyoruz ki; Temel Hak ve Özgürlükler Engellenemez. İnternet’te Sansüre Karşı Ortak Platform Deklarasyonu, Ya şimdi ya hiç! www.sansursuzinternet.org.tr Sansürsüz İnternet için : Siz de tıklayın.
Yavuz FIRAT / Günlük gazetesi
13 Eylül 2010 Pazartesi
Mohsin Namcu
Persisch-kurdische Musik Vertreter der neuen, modernen Stadt wurde 1976 in Cem Torbetê Mohsen Nemco (Mohsen Namjoo) geboren, Süd-Chorasan Kurden. Irans neue Generation von Musikern, Dichtern und Handwerker der Nemco Setar, begann seine musikalische Ausbildung im Alter von 12. Bis zum Alter von 18 prominenten Sängerin Ira ... NLI Nasîhpurdan Nasrallah erhält Weiterbildung mit Lehrveranstaltungen an der Universität von Teheran im Jahr 1994 und setzte sich an Theater und Musik Abteilungen. Ali Reza Maşayexî hier und wurde Schüler des Lehrers als Azin Muvahîd. Kurdischen Universität, als er mit dem Master Sûleymanî Qurbanê Luke traf und fing an, Volksmusik in verschiedenen Formen zu studieren. Sima Mazendaranlı kurdischen Musiker in das Gebäude fand einige Beiträge. Beginnend im Jahr 1996 mit Blues-und Rock-Stilrichtungen zu einem ähnlichen Stil zu schaffen. In Teheran im Jahr 2003 begannen, ihre eigenen Songs nehmen aufgezeichnet. Toranj 2007 eingeführt Album wurde im September veröffentlicht, und die Musik hatte großen Einfluss auf die Umwelt. Baba Tahir kurdischen Dichter Hafez, Attar Mewlana und Gedichten von seiner Kompositionen und die Kompositionen für dieses Album klingt Nemconun erstellt hat es geschafft, die Aufmerksamkeit mit ihren Unterschieden zu gewinnen. Derzeit sind die Niederlande, die Vereinigten Staaten und die Nemco İranda Leben, Musik für viele Filme gemacht. Außerhalb der kurdischen Persisch, Arabisch, Urdu, Talish, sagte auch der Nemco Gilanca und Paschtu Lied von zeitgenössischen iranischen Literatur ist wie ein starker Dichter bekannt.
Persian-Kurdish music representative of the new modern city was born in 1976 in Cem Torbetê Mohsen Nemco (Mohsen Namjoo), South Khorasan are Kurds. Iran's new generation of musicians, poets and craftsmen of the Nemco Setar, began his musical education at age 12. Until the age of 18 famous singer Ira ... nlı Nasîhpurdan Nasrallah receives ongoing training with courses at the University of Tehran in 1994 and continued on to theater and music departments. Ali Riza Maşayexî here and became a student of the teacher as Azîn Muvahîd. Kurdish university when he met with Master Sûleymanî Qurbanê hatch and began to study folk music in different forms. Sima Mazendaranlı Kurdish musician in the building and found some review. Beginning in 1996 with Blues and Rock music styles to create a similar style. At Tehran in 2003 began to take their own songs recorded. Toranj first album was released in September of 2007, and the music has great impact on the environment. Kurdish poet Baba Tahir, Hafiz, and Attar poems Mewlana formed with his compositions and the compositions of this album sounds Nemconun has managed to attract attention with their differences. Currently, the Netherlands, the United States and the Nemco İranda lives, has made music for many films. Outside the Kurdish Farsi, Arabic, Urdu, Talişça, Gilanca and the song that says Pashtun Nemco by contemporary Iranian literature is known as a strong poet.Kurdish music
"Müzik "EVRENSEL"dir
Fars-Kürt müziğinin yeni modern temsilcisi 1976 yılında Torbetê Cem şehrinde doğan Mohsên Nemco (Mohsen Namjoo), Güney Horosan Kürtlerindendir. İranın yeni kuşak müzisyen, şair ve sêtar ustalarından olan Nemco, 12 yaşında müzik eğitimine başladı. 18 yaşına kadar ünlü İra...nlı vokalist Nasrullah Nasîhpurdan aldığı derslerle sürdürdüğü eğitimine 1994 yılında Tahran Üniversitesinin tiyatro ve müzik bölümlerine kaydolarak devam etti. Burada Ali Rıza Maşayexî ve Azîn Muvahîd gibi hocaların öğrencisi oldu. Üniversitedeyken Kürt üstad Hecî Qurbanê Sûleymanî ile tanıştı ve halk müziğini farklı formlarda okumaya başladı. Mazendaranlı Kürt müzisyen Sima Bina ile bazı derlemelerde bulundu. 1996dan itibaren Blues ve Rock müzik tarzlarına benzer bir tarz yarattı. 2003 yılında Tahranda kendi şarkılarını kayıt altına almaya başladı. İlk albümü Toranj 2007 yılının eylül ayında çıktı ve müzik çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Kürt şair Baba Tahir, Hafız, Mewlana ve Attarın şiirlerine yaptığı bestelerle oluşturduğu bu albüm Nemconun sesi ve kompozisyonlarının farklılığıyla dikkatleri çekmeyi başardı. Halen Hollanda, ABD ve İranda yaşamını sürdüren Nemco, birçok film için müzik yaptı. Kürtçe dışında Farsça, Arapça, Urduca, Talişça, Gilanca ve Peştunca şarkılar da söyleyen Nemco, günümüz İran edebiyatında güçlü bir şair olarak da tanınmakta.
Haliç’te Yaşayan Simonlar,

Avcı, “Tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu artık herkes bilsin” diyor. Cemaatin nerede yaşadışı dinleme yaptığını da açıklıyor hatta adres veriyor: İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi.
Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı “Haliç’te yaşayan Simonlar – Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı 600 sayfalık kitabıyla çarpıcı bilgiler açıkladı.
Eski İstihbarat Daire Başkanı Avcı, Fethullah Gülen cemaatinin devleti ele geçirdiğini yazdı. Kitabında telefonlarının dinlemeye alındığını, komployu fark edince İçişleri Bakanı’na şikâyette bulunduğu anlatan Avcı, tüm yaşananları Başbakan’ın Başdanışmanına anlattığını, aradan zaman geçmesine rağmen harekete geçildiğini görmeyince kitap yazmaya karar verdiğini ifade etti.
Avcı, cemaate bağlı polislerin ve savcıların, fethullahçıların amaçlarına göre davrandığını belirtirken, Emniyet’in de cemaate bağlı imamlar tarafından yönetildiğini yazdı. Hanefi Avcı, Emniyet, yargı ve Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki Fethullahçı yapılanma sorununun çözülmesi gerektiğini vurguladı.
Görev yaptığı Mersin, Diyarbakır, İstanbul, Ankara, Edirne ve Eskişehir’de yaşadığı olayları anlatan Avcı, Danıştay saldırısı, Hrant Dink, Rahip Santaro cinayetleri ve Malatya Zirve Yayınevi katliamının yanında Ergenekon davasıyla ilgili de görüşlerini aktardı.
Avcı, kitabında “Danıştay saldırısı ciddi bir delile dayanmadan Ergenekon’a bağlandı” derken, Ergenekon’un eylemleri konusunda hiçbir ciddi emarenin olmadığını söyledi.
Avcı, bütün bu davalara nasıl bakıyor:
“Ergenekon davasında ortaya konan iki konu çok kesin ve net olarak yanlış ve mantıksızdır: PKK, Dev-Sol, Hizbullah gibi örgütleri Ergenekon’un yönettiği iddiası yanlıştır. Böyle bir şeyin gerçek olamayacağını aklı ve mantığı olan herkese ben iki kere iki dört eder kesinliğinde ispatlayabilirim. Danıştay 2. Dairesi’ne yapılan saldırı, Hrant Dink’in öldürülmesi, Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı gibi olayların görünen bugünkü faillerinden başka Ergenekon veya benzeri gruplar tarafından yapılmış olacağına mevcut deliller ve olayların oluş biçimine bakarak kimse beni ve makul birini ikna edemez. Bu iddialar zorlamadır.
Geçmişte Türkiye’de meydana gelen pek çok olayın Ergenekon örgütü tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek epey bir süredir uydurma tanık vs. aranmaya başlandığı net olarak görülüyor. Amacın olayları aydınlatmak değil, Ergenekon’la irtibatlandırmak olduğu açıkça ortadadır.”
Kitabında cemaat faliyetleriyle ilgili oldukça çarpıcı bilgiler veren Avcı, “tüm bu işleri cemaat yapıyor, bunu artık herkes bilsin.” diyor.
Avcı’nın kaleminden cemaatin faaliyetleri şöyle anlatılıyor:
Son zamanlarda gündemi meşgul eden tüm iddiaları yayan cemaattir, onlardan bilgi alan da onlar adına konuşan da cemaatin adamlarıdır. Tarafsız basın mensubu, devletin polisi, savcı numarasını artık kimse yutmasın. Bu işler emniyet ya da hukuk adına yapılmıyor, cemaatin plan ve programı çerçevesinde cemaatin talimatı ile gerçekleştiriliyor. Bazı internet siteleri basın ve yayın hizmeti değil cemaatin propagandasını yapıyor. Büyük illerin Emniyet Müdürleri ve valiler bilsinler ki emirlerindeki polislerin bir kısmı kendilerini değil, cemaat imamını amir olarak kabul ediyorlar. Hatta etrafları cemaat mensubu müdür ve amirler tarafından sarılmış durumda. … Bu durumun farkındalar ve kısmen biliyorlar ama bilmiyor gibi davranıyorlar. Bazı operasyonları kendileri değil, cemaat yanlısı polisler ile cemaat yanlısı savcılar cemaat imamlarının talimatları ile yürütüyorlar.
Avcı Cemaatin soruşturma ve operasyonlarda etkisini de şu cümlelerle anlatıyor:
“Olay bir örgütün, cemaatin devlet içerisindeki elemanları vasıtasıyla yürüttüğü örgütsel bir faaliyettir, karşımızdaki kişiler polis, hâkim ve savcı değil, örgütün cemaatin elemanlarıdır. Devletin hukukunu değil, cemaatin talimatlarını yerine getirmektedirler. İstanbul, Ankara, Erzurum ve İzmir’deki bazı özel yetkili savcılar ile bu iller dışındaki bazı polis birimleri arasında illegal bir ilişkinin varlığı açıkça gözükmektedir. Özel yetkili savcılar tarafından bu iller dışında gözaltına alınan ya da aranan kişiler hakkında karar çıkarmadan önce kimlik, iş ve ev adresleri gibi bilgilere ihtiyaç vardır. Normalde bu bilgiler o illerin savcıları veya çok uygun olmasa da Emniyet Müdürlükleri üzerinden resmi yazışma yoluyla temin edilmesi gerekirken, bugüne kadar hiçbir yazışma yapılmamıştır. O halde bu bilgiler nasıl temin edilmiştir?”
Hukuksuz dinleme ve izlemelerin olduğunu da açıklayan Avcı bunların adresini de veriyor.
“Kozmik odalarda birkaç gün süren aramalar yapıldı. Burada hangi şüphe ve delil vardı, hangi iddialar üzerine buralar arandı? Şimdi ben açıkça adres veriyorum, hukuksuz dinleme ve izlemeler var, bunları dilekçemde belirttim. İstihbarat Dairesi’nde cemaatin özel cihazları, elde ettikleri her türlü kanunsuz dinleme materyalleri mevcuttur, buralar neden aranmaz? Kozmik odanın aranmasında kimliği belli olmayan bir ihbarcı vardı, burada da ben açıkça ihbar ediyorum. Bulunacak yerleri de söylüyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi neden denetlenemez? İstihbarat Daire Başkanlığı’nda arama yapılsa, demirbaşa kayıtlı olmayan cemaatin kendine ait özel dinleme ve izleme aletleri bulunacağından hiç tereddüdüm yoktur.”
Avcı bütün bunlara karşı neler yapılması gerektiğini de söylüyor:
“Maalesef bu gruba karşı çıkmak çok kolay değil. Bir anlamda Fethullah Hoca’nın insafına kalınmıştır. Ama öncelikle şunların yapılması gerekir: İstihbari dinlemeler ciddi olarak araştırılmalıdır. Polis, Jandarma ve MİT teşkilatının vatandaşlara yönelik dinleme işlemleri mutlaka denetlenmelidir.
Özel Yetkili mahkemelerin tüm hakim ve savcıları emsali hakim ve savcılarla değiştirilmelidir, bu sağlanmadan cemaate muhalif olan hiç kimsenin özgürlüğü ve hayatı güvencede olamaz Adalet Bakanlığı’nda cemaat taraftarı olduğu herkesçe bilinen Teftiş Kurulu Başkan Yardımcısı ve başta il savcılarını ve diğer savcı ve hâkimleri hiçbir hukuki şüpheye dayanmadan dinlettiren cemaat yanlısı müfettişler bu görevlerden uzaklaştırılmalıdır.”
Kendisinin bile telefonlarının dinlendiğini belirten Avcı, kurulan komployu Başbakan’ın Başdanışmanına şikâyet ettiğini ancak hiçbir sonuç alamadığını vurguluyor.
Ulusal Kanal
Fazıl Say'la Fazil Say
Fazıl Say'dan:"RESİTAL"
Sabah kalkarsın
Hava Alanı'na gidersin
"Check- in" ve "Pasaport Kontrolü"nden geçip, telaşlı bir "airport-cafe" de hızlı bir kahve içersin. Uçağa binersin. Bir kaç saat sonra indiğinde başka dilin konuşulduğu bir ülkede, başka bir iklimde, yine pasaport kontrolünden geçersin. Bavulunu beklersin. Sonra arabayla otele geçersin. Öğlen yemeğini yalnız yer, bir iki saat kafa dinlersin.
Akşamüstü 5 gibi Konser Salonuna geçersin. Hiç bilmediğin bir piyanoya 1-2 saat içinde alışmaya çalışırsın. Orada iki insan vardır. Akortçu ve ışıkçı..
Tanımadığın adamlardır.
Onlarla genelde,"merhaba nasılsınız?" gibisinden 5-6 kelime konuşulur. Bu zaten o gün konuşulan ilk kelimelerdir.
Saat 7 ile 8 arası kulis odasında meditativ bir "içine dalma"ya geçersin, konsantre olmaya...
Saat tam 8 de (daha doğrusu o hep sekizi üç geçedir, beş geçedir) sen karanlık "backstage" de hazırsındır salonda da seni dinleyecek olan 2500 kişi sessiz ve hazırdır ışıklar kısıldığında. Yürümeye başlarsın, piyanoya doğru o konser senin sana vereceğin bir konserdir, bir iç hesaplaşmadır yapmak istediklerin, yapabileceklerin, o gün o şartlarda yapabileceğin, şeylerdir. Uzun ve saygıyla selam verirken, son 7 yıldır kendine seslendiğin gibi, bir dua okur gibi seslenirsin " konser saygını" kendine;
Saygıyla eğil
Uzun uzun saygıyla
Sevgiyle,
içtenlikle...
Bu güzel insanlara iç sesini sunmaya geldin. Onlar da dinlemeye geldi..
İçine çek onları.. En derininden hissedecek kadar içine çek.
İyiyi hisset..

Ve
Başlar konser
Çalan sensin, dinleyen sensin, değerlendiren sensin, eleştiren sensindir.
Müzik herşeydir
İnsan da ilhamdır!
Orda ön sırada oturan 7 yaşındaki papyonlu bir oğlan çocuğu, seni ateşlemiştir. Müzik ona hitap etmelidir, o eğlenmelidir o sırada çalan Mozart ile, o velet anlamalıdır müziğin dilini. Evrendeki tek ortak dili Haz duymalıdır, dikkatini çekmelisindir onun, anlaması, haz duyabilmesi için,
yahut
yukarı balkonda oturan genç kadın
yahut 4.sırada dikkatle dinleyen o yaşlı dede kimbilir ne anılara dalmaktadır hayatının bu son
yıllarında Mozart'ın seslerini dinlerken???
1942 deki ilk aşk?
1955 de Annesini yitirişi?
1963 deki düğünü?
Bir tatil kasabasında başka bir kadına platonik bir biçimde aşık olması?
1996 da eşini kaybetmesi?
O anılara sen de katılmalısındır, Mozart eşliğinde...
Ludwig van Beethoven'dan "yaşam mücadelesi" dolu bir sonat gelir ardından belki...
Belki o gün Prokofief'in "savaş sonatı "vardır programda, ve sen, ne yapıp edip 2. Dünya Savaşı trajedisine dalmalısındır o müzik eşliğinde..
Ya da Liszt'in Si minör sonatı vardır programda; Faust ile Mephistopheles arasında önünde koca bir Orkestra, gerçek piyanonun çok ötesinde, bir Wagner Operası hayal alemine dalmalısındır...
İnsan içini dinlemelidir her ne çalarsa çalsın.
İç zengindir...
Tronbonların öfkeli emirleri, trompetlerin dramatik sinyalleri, geniş bir yaylısazlar topluluğunun sessiz ve hazin tınısı kaplar ortalığı...
hepsi tek gerçektir, piyano sesinin yok olduğu bu orkestrada...
Kendi memleketinden bir tutam toprak gibi gelir "Aşık Veysel anısına Kara toprak" o konserin sonlarında..
bir "nostalji" gibidir o ,
neredeysen o an..
"Ses yollamacadır"
Anadoluya..Uzaklardan...
Konser bitiminde (güzelse her şey) uzun uzun ayakta alkışlanılırsın o anlar artık daha çok kendinle konuştuğun anlardır. "Bu seyirciye şöyle bir bis parçası çalarsam hoşlanacaklar herhalde" gibi bir neşe sarar, aklından geçirirsin "ne çalsam iyi gider?" diye...
bir egodur o,
bir zafer sarhoşluğudur
"Hakedilmemiş" değildir ama
Yürüyüşler selam verişler daha bir enerji doludur daha bir atiktir. Kazanılmış olan motivasyonun etkisiyle, çalış da daha hür ve özgürdür artık bu konserin sonlarında...
Konserden sonra CD imzalarsın tebrikleri kabul edersin
ve hemen ardından sen ve 2500 kişiden arda kalan yine salt sensindir, yalnızlığındır.
o akşam ağzından çıkmış olan kelime sayısı 20-30 olmuştur belki;
danke, thanks, merci, grazie, arigato, sağolun,vs,
bir dilde teşekkür etmişindir kutlayanlara, tek kelime ile...
Ertesi sabah bu konser ile ilgili çıkan övgü dolu yazıların çıktığı gazetelerin , henüz bayilere ulaşmadığı bir tan vakti, sen yine havaalanındasındır. 2500 insanın her biri geride kalmıştır. Onların dostlarına anlattıklarıyla, vesairesiyle; her şey sensiz gelişecektir. Sen o şehirdeki bir cafe'de bir bar'da oturup o insanların hiç biriyle tanışamayacaksındır..
Çaldığın konserini tartışamayacaksındır!!!
Sen havaalanında o sırada soğuk su ile traş oluyosundur, saçını tarıyorsundur. Ve şunun çok benzeri bir başka gün seni beklemektedir.

Metin Altıok'un Bingöl'deyken yazdığı serzeniş şiiri gibi;
Ay dokundu omuzuma irkildim
Göğün puslu balkonunda
Birdenbire insanları özledim.
...
Ve 20-25 gün sonra
Bir gece karanlığında ayrılmış olduğun evine geri döndüğünde (100.000 insana müzik dinletmiş olarak) için yorgundur ama mutludur aslında (100.000 insanın hiç birinin adını bilmiyorsundur ama o enerjiyi biliyorsundur evrene insanların yaydığı iyi olan enerjiyi). Evde Geri kalan kızın ve sensindir tek gerçek olan geri kalan...
ve en yakınlarındır
dostlarındır...
Kayip Dilin Asi Sairi
1955 dersim doğumlu olan mehmet çetin, 1970'lerin başında amatörce şiir, öykü yazmaya başladı. işletmecilik yüksek öğrenimi görürken, yasadışı politik faaliyetleri gerekçesiyle 1981 yılında istanbul'da tutuklandı. 8 yılı aşkın bir süre değişik cezaevlerinde kaldı. o dönemde şiir, öykü ve düzyazı çalışmalarına ağırlık verdi. ilk iki kitabı henüz cezaevindeyken yayımlandı. cezaevindeyken yazdığı 'birağızdan' adlı ikinci şiir kitabıyla enver gökçe 1989 türkiye şiir birincilik ödülü'nü, asmin adlı öyküsüyle de güneş türkiye öykü birincilik ödülü'nü aldı.1990'dan sonra türkiye'de hiçbir yarışmaya jüri üyesi ya da yarışmacı olarak katılmadı. 1980 sonrası türkçe şiirde yeni bir etik/estetik kuruluşu deneyen şiir eğiliminin katılımcılarından oldu. 1991 yılında kurulan ve yüzelliyi aşkın şiir /düzyazı kitabı yayımlayan piya şiir kitaplığı ve zed yayın'ın kurucu editörlerinden olan mehmet çetin yine piya yayın kolektifi’nin yayına hazırladığı kunduz düşleri adlı şiir dergisi ile ütopiya mevsimlik hayat bilgisi kitabı’nin editörlüğünü yaptı.
değişik ülkelerdeki pek çok festival ve kültürel etkinliğin de koordinatörlüğünü yapan mehmet çetin’in şiirleri türkiye'de birçok şiir antolojisine alınırken kimi şiirleri de değişik müzisyenlerce bestelendi.
şiirleri hollandaca, fransızca, italyanca, rusça, almanca ve ingilizce'ye çevrildi ve değişik dergilerde yayımlandı. kırmanç kökenli olan ve çalışmalarını iki dilde (türkçe ve kırmançca) sürdüren mehmet çetin, 1996 yılından itibaren ağırlıklı olarak amsterdam merkezli olarak avrupa’da yaşamaya başladı.
rüzgar ve gül iklimi
yalan olur, hepimizindi o sürmanşet ölüm günleri
ve rüzgâr
bu rüzgâr ölüm dağıtırken ülkenize, kül ve kan
ölürken görmediniz beni kimsesiz gömülürken
arayın beni, zindankapı bilmediğiniz yer değil
kanlı cesedini yitirmiş mezar olmasın kalbimiz
yarıgece enselerinde namlularla götürülenler
sokağımızdan değiller miydi kentinizden sizin
duymadık mı onca kan sesini onca ölü ülkeniz
yalan olur
görmedik duymadık bilmedik demeyin sakın
bu ülke bir uçtan bir uca eylül'ken ve rüzgâr
sizin de ölümünüzdü bu, yaşamak değil artık
akmazsa hükümsüzdür ırmak tarihsizdir ömür
sever mi
'görmeyen konuşmayan düşünmeyen hayat'
sizdiniz ve ayıplamak değil bu sadece sormak
beyni kaldırıma dökülen cihan nasıl öldü o can
şunca yıl bir kelebek niye konmadı saçınıza
ayıplamak düşmez bana ki, sormalı sizden
bir de siz anlatın dinlerim ve açıklayın nasıl
'tam kurşuna dizilirken kurtarılsın partizan'
( ... )
gelir gün değişir rüzgâr ülkem olur gül iklimi
sahipleri tarih yazan gül yürekler iner dağdan
mehmet çetin
12 Eylül 2010 Pazar
Kanlı canlı Mehmet Turgut

İlk şokum, onu görünce oldu.
O ilk çekimde... “Mehmet Turgut” deyince insan bir duruyor. Bu piyasadaki en baba fotoğrafçılardan biri. Çok sarsıcı, huzursuz edici fotoğraflar çekiyor. Ben havalı bir adamla tanışacağım zannediyordum. Enteresan pantolonlar giyen, orijinal, marjinal. Yooo hiç öyle değildi, sıradan biri...
Üstelik insanda, iyi kalpli hissi uyandıran biri. Gözlerinin içi gülen.Bozulmamış, el değmemiş. Hiçbir şeyi abartmayan. Kendini ciddiye almayan. Sade, mütevazı...
“Ben olağanüstü bir herifim, müthiş işler yapıyorum” havaları basmayan...
Dahası işi tak diye bitiren....
Zaten ilk 20 dakikadan sonra iyi fotoğraf çıkacağına inanmıyor...
“İş tamamdır ne içersin, kahve, çay, viski?” diyor.
Genellikle kafasında bir kurgu oluyor, çekiyor, geri kalanını da bilgisayar başında hallediyor.
Ona photoshop’çu da deseler, hırsız da deseler, kafası farklı çalışıyor. Ezber bozan bir yanı var.

Ben onun fotoğraf dilini çok seviyorum, çünkü ben kan da seviyorum. Dişçide elime ayna alıp izliyorum. Rengi, dokusu, hatta bazen kokusu hoşuma gidiyor.
Belki de bu adamla, o yüzden iyi anlaştık. Onun sürprizleri, şaşırtması, beni eğlendiriyor. Bazen, hepimizle dalga geçiyor gibi geliyor. Bazen, “Mutsuzum ondan bunları çekiyorum” diyor.
Ben bu okuyacağınız röportajı yaptıktan sonra, “Mehmet Turgut bana ne anlattı?” diye düşündüm. Ne, biliyor musunuz?
O, çocuklar gibi... Konturleri yok, sınırsız bir yaratıcı... Belki de bir fotoğraf eğitimi almadığı için, sınırları, limitleri, cısssları, “Bu alana girme!”, “Bu yasak!”ları yok. Uçuyor. O yüzden benzersiz.
Belli disiplinleri yok. Kendi deyimiyle, onunki “Zenci cehaleti...” Ne yapıyorsa içgüdüleriyle yapıyor. Sizin ailede fotoğraf aşkı genetik mi? - Değil. Kural gibi bir şey. Yasa, yasa! Bizim ailede, fotoğraf çekemeyeni dövüyorlar! Ne iş yaparsan yap kimse karışmaz ama fotoğraf da çekmeyi bileceksin. Sihir gibi bir şey ya da lanet... Nesilden nesile geçiyor... Ailedeki ilk fotoğrafçı... - Dedem Mehmet Turgut. Ermeni bir arkadaşının ona borcu varmış, parayı denkleştiremediği için, “Bununla ödüyorum, al senin olsun!” demiş, dedeme bir fotoğraf makinesi vermiş. 30’larda o makineyle, müthiş fotoğraflar çekmiş. Sonra dedem, mikrobu babaanneme geçirmiş! Babaannem de, fotoğraf hastalığına yakalanmış! Antep’teki erkekleri dedem, kadınları babaannem çekermiş. Derken, onların çocukları da bu işe başlamış: Amcam ve babam. Fotoğraf aşkı tuhaf bir şeydir, farkında olmadan bulaşır ama kimse kimseye fotoğrafçılık öğretemez. Bizim ailede bir şey sorsan, cevap vermezler mesela, sen keşfedeceksin. İyi ama soğuk adamlar. 70 filan oldular halen fotoğraf seminerlerine gidiyorlar. Normal bir aileden geldiğim söylenemez... Sen kendini hatırladığında neredesin?
- Nerede olacak? Babamın stüdyosunda! Okuldan stüdyoya gidiyorum, ödevlerimi yapıyorum, annem kasada, babam fotoğraf çekiyor. Film makaralarıyla oynuyorum, insanlar gelip gidiyor, onları izliyorum, uyuyorum. Sonra sabah gözümü açıyorum, evdeyim, beni taşımışlar. Sonra tekrar okul, tekrar stüdyo, benim bütün hayatım bu. Bende ev olgusu hiçbir zaman yerleşmedi, çünkü hayatım evde geçmedi. Hâlâ bu yaşımda evim yok, stüdyoda yaşıyorum. Babandan öğrendiğin en önemli şey? - Babam, işini haz duyarak yapan bir adam. Çektiği fotoğraf iyi olduğunda yüzünde müthiş bir ifade oluşurdu. Ondan, insanın yaptığı işten, ölesiye zevk alabileceğini öğrendim. Stüdyosu Maltepe’deydi, Muazzez Abacı’dan, İzzet Altınmeşe’ye kadar herkesi çekmiş. Işığı, çok iyi kullanan bir adamdır. Peki fotoğrafla bu kadar iç içe yaşamanın sendeki etkisi ne oldu? - Önce nefret ettim fotoğraftan! Ben zaten çok serseri bir heriftim. “Bundan hiçbir şey olmaz!” denenlerden. Babam atari salonlarından toplardı beni. Okul nasıl gidiyordu bu arada...
- Felaket. Derslere girmiyorum, sınıfta kalıyorum, büyük haytaydım. Ama bir yandan da serde sporculuk var, beni o kurtarıyor. Ankara Atatürk Lisesi’nde okuyorum. Kimse zaptedemiyor. Hareket etmeyi seviyorum. Hiperaktifim. Sabitlenmeyi, sınırlanmayı sevmiyorum.
Üniversite? - Yok, gitmedim. 19 ay askerlik yaptım, onun da bir ayını hapiste geçirdim. Üç kardeşiz, abim inşaat mühendisi oldu, ablam devlet memuru, “Bu ne olacak?” diye bakıyorlar bana ve üzülüyorlar. Askerden sonra, babamın stüdyosunda çalışmaya başladım, “Bunun bir iş yapacağı yok, bari bize yardım etsin” dediler. O arada bir evlilik yaşadım. Büyük aşk, bir opera sanatçısıyla... Peki sen hissediyorsundur: “Bende bir şey var, bir şekilde çıkacak ama...” - Evet, içimde bir şey vardı, bir enerji. Ama onun ne olduğunu bilmiyordum. Kafama esiyordu, gidip 9 kilometre koşuyordum, o enerjiden kurtulmak için. Bir şekilde onu çıkartmam gerekiyordu ama hep kendimi yorarak çözdüm. Basket oynadım, koştum, yüzdüm. Sonra tek başıma Resim Heykel Müzesi’ne takılıyordum, resimler yapıyordum, herkes benim Güzel Sanatlar’ın sınavına hazırlandığımı sanıyordu ama ben hiçbir zaman o sınava girmedim. Neden? - Kendimi yetenekli bulmuyordum da ondan. Bir gün içimden bir ses, “Neden fotoğraf çekmiyorsun?” dedi. “Bu ne lan!” dedim, “Bu ses de nereden geliyor?” Devam etti ses: “Zaten fotoğraf sanatı nasıl çıkmış? Yeteneksiz ressamlar, fotoğraf sanatı diye bir icat etmiş. Sen de yeteneksiz bir ressamsın, çeksene bir şeyler!” Ve o gece kendi fotoğraflarımı çekmeye başladım. Lokal ışıkla, genel ışıkla, paraflaşla, şuydu buydu derken kendimden sıkıldım. Bu sefer yolda bulduğum çirkin, kör, sağır, aklına gelebilecek herkesi... Kimi hevesli bulduysam babamın stüdyosunda ondan habersiz çektim. Sonra çeşitli Türk ve yabancı fotoğraf sitelerine üye oldum, çektiğim fotoğrafları gönderdim, garip garip tepkiler gelmeye başladı. Ya “Muazzam” diyorlar, ya “İğrenç!” Ortası yok. Sonra... - Onları okuyunca, ben de kendimden şüphelenmeye başladım, “Ulan ben ne yapıyorum!” diye. Ara Güler ekolünden gelen bir fotoğraf hocası var Ankara’da İbrahim Demirel, “Ona götür fotoğraflarını bir baksın” dediler. Götürdüm. İçeri girince ilk lafı, “Mutfaktan kendine ve bana bir rakı koy öyle gel” oldu. Baktım teşkilat tamam, kuru dutlar filan da var, hepsini getirdim. Benim fotoğrafları yaymışız, “Bunlar maskeler” dedi, “Sen çok etkileyici, böyle bir seri çekmişsin...” Devamını getiriyordu ki, eli çarptı, rakı fotoğrafların üzerine döküldü. “Eyvah!” dedi, “Paniğe kapılmayın” dedim, baktı suratıma, “Renkleri tam oturdu şimdi!” Öyle bir gülümsedik ki birbirimize. Hooooop iki sene geçti. Her gün rakı içtik, fotoğraf konuştuk, hocanın arkadaşları filan da var, 60-70 yaş üstü tipler. Anlayacağın fotoğraf okumadım ama benim akademik eğitimim oradan! Derken bir gün hocanın o dönem asistanlığını yapan Osman Ürper arayip dedi ki, “İstanbul’da Fotoğraf Evi’nde bir sergi yapacağız. 15 gün var.” “Eee?” “E’si sen yapacaksın. Bir deli sen varsın...” Fotoğraflarımı bire iki metre bastım. Afişlerine kadar kendim yaptım, Beyoğlu’nda barlara astım. Zannediyorum ki normal bir sergi olacak, yok abi büyük hareketmiş, bir sürü dergi, gazete peşime düştü. Kim bu ekstrem işler yapan Mehmet Turgut? Adım, fotoğraf dilini bozan herife çıktı. Gözü bağlı adamlar, makyajlı erkekler, bağıran insanlar... Sen nasıl açıklıyorsun fotoğraflarındaki bu sertliği... - Benim fotoğraflarım içgüdüsel... Zenci cehaleti gibi... Herhangi bir eğitimim yok, konturlar da yok, sınırsız... Yontulmamışlıkla yapıldığı belli, hissediliyor... Hiçbir şey görmemiş adam belli, kendi kendine bir şey yapmış... Ve tabii ezberleri fena halde bozuyor. Ama ne oldu? Ardarda ödüller geldi. Amerikan Fotoğraf Federasyonu’ndan ödül, Balkan Fotoğraf Yarışması’ndan onur ödülü. Hangi fotoğrafımı göndersem ödül alıyorum. En son Paris’teki yarışmadan iki ikincilik aldım. Bütün bunları olurken Ankara’da yaşıyorsun ve evlisin değil mi?- Tabii tabii. Kendimi stüdyomu açmışım, fotoğraflar çekiyorum. Sakin bir herifim, yumuşak, sevecen, kedilere bayılan ama çektiğim fotoğraflara bir bakıyorsun, kan, revan, vahşet... Neden? - Bilmiyorum. Normal sakin bir fotoğraf bana hiçbir şey ifade etmiyor. Senin içinde kedileri çivileyen, kadınları döven bir adam mı var... - Aslında içimde kim yaşıyor bilmiyorum. Beni yeni tanıyanlar, “Seni sert adam biliyorduk ama sen hep gülüyorsun” diyorlar. Evet onlarla gülüyorum ama kendi kendimeyken gülmüyorum. Kimseye bir zararım da yok. Zarar verebileceğim tek kişi var, o da kendim. Onun dışında, iyi bir sevgili, iyi bir eş olabiliyorum. Sonuçta Ankaralıyım. Ne alaka? - A sen bilmez misin, Ankaralı demek ‘düzgün adam’ demek! Ankaralılar öyledir, düzgün. Ben mesela kaşarlanmış bir adam değilim, olamam. Bir kadınla tanışınca, üçüncü günde seviyorsam “Seni seviyorum ulan!” derim, tutamam kendimi, olmadığım gibi gösteremem, siyaset yapamam, numara çekemem. İnsan Mehmet Turgut deyince, kelli felli bir adam bekliyor, ama daha 33 yaşındasın. Hayatındaki dönemleri anlatsana...
- Aile, askerlik, evlilik. Beni var eden üç şey bunlar. Üçü de anasına satayım, o kadar zordu ki. Bizim ailede hiç bir zaman “canım oğlum, canım babam” diye bir şey yok. Sevgi gösterilmez. Herkes mesafeli, resmidir. Herkese yardım ederler, iyi kalplidirler ama çocuklara karşı duvarları var. Sonra askerlik... Koydu bana... Kendimi ifade zorluğu çektim. Benim gibi bir herif 19 ay her şeyden kopuyor, büyük felaket ve sonra eski karımla yaşadıklarım... Onunla ne oldu? - Neler olmadı ki. Evlilik dahil toplam 11 yıl birlikte olduk. İlk aşk, en uzun aşk. Genelde erkekler, uzun yıllar birlikte oldukları kadınlarla evlenmezler, hele genç yaşta. Ama ben düzgün adamım ya, “Olur mu” dedim, “Tabii ki evleneceğim, boynumun borcu bu.” Evlendik. Yürümedi. Üç sene önce de, yani boşanır boşanmaz, kapağı İstanbul’a attım. Burada kimseyi tanımıyorum. Beş kuruşum yok. Psikolojisi bozulmuş, darmadağın bir adam. Bu stüdyoyu tuttum. Tavanı yoktu, içeri yağmur yağıyordu. Çalıştım tavanı yaptırdım, çalıştım radyatörü taktırdım, çalıştım flaş, fotoğraf makinesi aldım.
Nerede yaşıyorsun? - Beşiktaş’a yeni taşındım ama İstanbul’a geldiğimden beri Beyoğlu’nda yaşıyorum. İki sene önce bir ‘L’ koltuk almıştım, onun üzerinde yattım kalktım. Bir sabah feci bir şey oldu, kapı çaldı, ben de sipariş geldi zannettim. Baktım yukarı iki kız geldi, “Röportaj için gelmiştik Mehmet Bey’le görüşebilir miyiz?” dediler, beni herhalde odacı filan zannettiler, “O benim” dedim. Ama utanç içindeyim, ortalık feci durumda, sabaha kadar çalışmışım kafamı kaldıracak halim yok, birden onların samimiyetine inandım, dedim ki “Eğer bu röportajın çabuk olmasını istiyorsanız, biraz evi toparlayın, aşağıda kahve makinesi var, kendinize ve bana kahve yapın, bakkaldan da sigara alın, ben de o arada duş alayım...” İnanır mısın, yaptılar. Benimle tanışan herkes kibirli biriyle tanışacağını zannediyor, öyle olmadığını anlayınca beni seviyor. Sonra neler oldu? - Bir kere çektiğim herkes, benimle devam etmek istedi. Benim durumum budur. Ben rockçıları çekiyordum, müzik dergilerine iş yapıyordum. Sonra Ömer Faruk Sorak’la tanıştım, Kenan Doğulu’ya beraber bir klip çektik, ‘Trendler Kitabı’ diye bir şey yaptık. Derken AIDS projesi çıktı karşıma. 70 ünlü ismin ifadeli fotoğrafını çektik, sergisi oldu, sonra araya popçular girdi. Bu iki adımlık stüdyoda bir sürü albüm kapağı çektim. Sonra yurtdışından talepler gelmeye başladı, Patricia Kaas filan. Derken reklam işleri... ‘Bu adam hırsız!’ dedilerPeki ya senin çıkardığın dergi 46, ne iş? - Biri sürü dergiye iş yapıyorum ya, aklıma bir sürü fikir geliyor, bazılarını sert buluyorlar, “Yapmayalım” diyorlar. Sipariş işler oluyor. Bütün set-up’ı hazırlamışlar, “Sen gel deklanşöre bas!” diyorlar. Sonra da “Bu adam hırsız!” dediler. Cem Mumcu haber yaptı, çünkü o Türk derginin prodüksiyonu bir Amerikan dergisinin kapağından kopyaymış. Ulan bütün bu dergi piyasasında bütün işler böyle olmuyor mu zaten? Sen de “Gösteririm ben bu adamlara!” diye mi 46’yı yaptın...
- Öyle de denebilir. Dedim ki “İki ayda bir dergi yaparız, ne var ne yok kusarım, hepsi de benzersiz olur, bunlar da susar!” Ama tabii o zaman da, “Mehmet Turgut, normal fotoğraf çekemiyor” diye haber yapıyorlar. Bu arada derginin ismi 46’nın bir anlamı var mı? - Olmaz mı? Akıl hastalarının cezai ehliyetlerinin olmadığını açıklayan kanun maddesinin numarası... Müthiş dergi! - Ben de seviyorum, altı kişi deliler gibi çalışarak yapıyoruz. Ve tahmin edeceğin gibi zarar ediyoruz, cebimizden para veriyoruz yine de çıkartıyoruz. İmtiyaz sahibi babam basıyor, beğeniyor dergiyi, ama bana bir şey söylemiyor fakat gururla arkadaşlarına gösteriyormuş. Herkesin hayali böyle bir dergi yapmaktır, çok para gerekmez mi? - Kazandığım parayı manyak gibi oraya yatırıyorum. Evim yok, cipim yok, hiçbir şeyim yok ama dergim var! KANI HOR GÖRMEYELİM LÜTFEN
Kan seviyorsun...
- Şöyle diyelim, benim kanla bir sıkıntım yok. “Kan, bizi zehirler... En tehlikeli hastalıklar kanla bulaşır... Kan kaybından ölürüz” deriz, her fırsatta kanı kötüleriz, değil mi? Neden? Kan olmasa sen yoksun ki! İnsan bedeni kan demek. Ayrıca şu an dünyada en popüler filmler vampir temalı. Kanı bu kadar hor görmeyelim lütfen! Peki ya kan damlayan organlar... - ‘Lar’ yok. Tek kullandığım organ kalp. Çok fotoğrafımda var. Çeşit çeşit hayvan kalbi, tanıdık bir kasap var, o gün eline neyin kalbi geçiyorsa veriyor. Gören herkesin “Voooooov!” dediğin fotoğrafların var. O fikirler nereden geliyor aklına? - Türkiye’de çok büyük malzeme var. Fakat insanlar o kadar gruplaşmışlar ki, hayırcılar, evetçiler, laikler, liberaller, Avrupa yakasında yaşayanlar, Bağdat Caddesi’nde oturanlar, rockçılar, popçular, biz moda yapıyoruz, biz sanat yapıyoruz diyenler. Ne yazık ki hiçbirinin birbiriyle teması yok, merak bile etmiyorlar. Bense çemberin dışındayım, Cem Yılmaz’ı da, Seyfi Dursunoğlu’nu da, Kibariye’yi de, Hayko Cepkin’i de merak ediyorum. İnsanlar benim işlerimi görüyorlar, sert ve ters işler ama kimse maymun olmuyor. Çünkü saçma bir ışıkta çekilmemiş, saçma bir işlem görmemiş. O yüzden de bana geliyorlar. Çünkü ben dürüstüm, yalanım yok. Sen alay mı ediyorsun bizimle? - Yok ya. Biraz manyağım. Herkes öyle aslında. Ben sadece bunu göstermekten utanmıyorum. PARA DA BENİ KESMİYOR BAŞARI DA
Eski karınla hiç görüştün mü? - Hayır. Hiç. Telefonunu değiştirdi galiba! Mehmet Turgut diye bir fotoğrafçının varlığından haberdar mıdır? - Hiç zannetmiyorum. Başka bir kadın olsa, adam orada burada, arar eder. Bunda tık yok. Ya çok nefret etmiş benden ya da çok güçlü. Ayrılmayı isteyen kim? - Ben 20 kere boşanmak istedim ama olmadı, devam etti. O bir kere istedi, bitti. Bundan sonrası...
- Ben mutlu olmak istiyorum. Bunu başaramıyorum. Başaramadığım tek şey bu. Bu kadar başarı, seni mutlu etmeye yetmiyor mu? - Yok. Mutlu değilim. Bir sürü şey yapıyorum ama beni kesmiyor. Para beni kesmiyor, başarı beni kesmiyor. Belki mutlu olduktan sonra çiçek böcek, dağ bayır fotoğrafı çekeceğim. Ama olmuyor işte. Basit bir mutluktan söz ediyorum. Pür. Arındırılmış. Aşk istiyorsun sen... - Hah tam da bu. Bazen bulduğumu sanıyorum. Ama devam etmiyor. Ederse, mutlu bir adam olacağım.
Kategori
- Arastirma-lar (1)
- Biyografi-ler (2)
- Kitap-lar (1)
- Muzik-den (2)
- Roportaj-lar (1)
- Sinema-Film (1)
Blog Arsiv
- Eylül (8)


